küçüktüm. istanbul’un merkez bir yerinde ama orta sınıf mahallelerinden birinde geniş bahçeli müstakil bir evde geçti küçüklüğüm. annemin işten dönüşünü, ders zilinin çalışını, haftalık dizimin başlamasını falan beklemekle geçerdi günler. O zamanlar beklemeyi bilirdim, zûl gelmezdi. Oyun oynamanın o esrarengiz büyüsü, zaman nasıl geçer anlamazdım…
Bir gün abim elinde birkaç civciv ile çıkageldi pazardan. Çocuk masumiyetimizle biz üç kardeş, evimizin kömürlüğünde onlara derme çatma bir kulübe yapıp uzun süre baktık. Ellerimizle yakaladığımız sineklerle, topladığımız solucanlarla beslerdik onları. Her gün sırayla nöbet tutup bahçede gezdirir, kedi tehlikesinden endişe ederdik. Büyüdükleri zaman, bize yumurta verdiler. İlk yumurtaları gördüğümüzdeki sevinci hala hatırlarım. İstanbul’un göbeğinde orta halli bir mahallede, çocukluğunun belli bir dönemini her sabah kümesten alınan taze yumurta yiyerek geçiren biri olmanın ayrıcalığını kaç kişi anlar ki… Yıllar sonra bugün eve alınan yumurtaları dolaba dizerken yumurtaların üzerindeki standart mühürlü etiketleri görünce içim burkuldu, yıllar öncesine gittim… Her biri buz gibi on beş adet yumurtayı dolaba dizdim usul usul…”basit” bir yumurta için ödenen bedelleri düşünmeye başladım…
anlar gibi oldum, herşey gibi onlar da tektip, tek düze, tatsız, yavan, yalan, sahte…
hey yumurtaya can veren Allah’ım…