Bir modern zaman sıkıntısı

Mardin’deyim…

Usta’dan bir çay rica edip çay bahçesinin en güzel yerine oturdum. Herkesin kendi havasında olduğu bu mekanda bir yabancının varlığını pek önemsememişlerdir diye düşündüm. Bir de ben kendimi yabancı hissetmiyordum ki… Geçen akşam badem şekeri aldığımız yerden yine şeker alıp sakin adımlarla yürüdüğüm sokağın sonunda kendime çay ısmarladım. Yabancısı olduğum ne şehirdi ne de bu insanlar… Kalem tutmaya korkan elime yabancıydım, oysa bütün cümleler çok hızlı ve itaatkar bir şekilde zihnimdeki yerlerini alıyordu, oradan mezopotamyaya ovasına akıyordu. Karşı ışıklar Suriye’ymiş… Yazmaktan niye bu kadar uzaklaştım. Bunu hem İstanbul’da hem Sakarya’da hem de Mardin’de düşünmek zorunda mıyım ben? Gittiğim her yere kendimi götürmek zorunda mıyım, dönerken aynı kalmıyorken…

Sen en iyisi bir tane çay daha ver usta… Çay burda ucuz, çok güzel ve kan gibi…

Yazsam ne olacak söyleyin bana… Yazmıyorum diye siteminiz, beklentileriniz… Muzdaribim…. Çünkü ben yazdıklarımın altına 2000 gibi soğuk bir zaman dilimini iliştirmek istemiyorum. Onca emeğimi ve dokunuşlarımı baltalıyor bu sayı. Küçükken 2000 yılına eriştiğimde kaç yaşında olacağımı hesaplardım, hesap tutmadı ben 2011′e vardım. 2000li bir ifade kalbe dökülen satılara ve yalnızlık sözlerine yakışmıyor. Hemencik sırıtıyor bir modern zaman yaması olarak… Ürkütüyor beni, hevesimi kaçırıyor anlayın. Bu kadim düşünceler ve hisler…. Evet kadim çünkü bin küsür yıl önce belki bu çay bahçesi yoktu ama benimle aynı ufka bakan biri vardı ve biz -Allah bilir- benzer hislerle uzanıyorduk bereketli ovalara. Ama  meçhul kişi, yaşamasına çok çok büyük ihtimaller verdiğim kahramanım kısmetli, çünkü hem okkası, mürekkebi, kağıdı ve yazısı özel hem de kağıdın sonuna iliştiriverdiği zaman dilimi…Oysa bütün ağırlığını taşıyorum ben kendi zamanımın, yazmaya bile çekiniyorum. Çocukluktan kalma bir korku gibi ya da işte kendimi bu dünyaya/bu zamanlara ait hissetmediğimden olsa gerek…Peh, bendeki ne büyük yanılgı…. Zamanın ne suçu var… Bak, kahramanınla aynı şeyleri hissedebiliyorsun demek… Hatta ona de ki “bak ben mürekkepsiz, okkasız yazıyorum ve altına 2011 yazıyorum. Bu tarih önceden de vardı ama şimdi başka, sen bilmezsin. Tamam sayılar, tarihler hepsi izafi. Ama işte  ”milenyum” çağı damgası var ya yazımın bekaretini bozuyor, mahremiyetini yıkıyor. O ne diye sorma, dedim ya bilmezsin. Ben de bilemedim gitti…”

Sonra yaz yaz yaz yaz yaz ve son cümlede bırak. Ne nerede yazdığını ekle ne de ne zaman yazdığını… Böyle de olmaz ki… Unuturum çünkü ben… Şemsiyelerimi, şallarımı, kalemlerimi hep bir yerlerde unutup başkalarına habersiz hediye ettiklerim gibi yazdıklarımı da hediye edebilirim ama o zaman kaybetmiş olurum.

Bölme suskunluğumu, bunlar bahanelerim benim. Sadece düşünüyordum bakarken… İşin doğrusu yazmak aklımın ucuna bile gelmedi. Çoktan katılaşmış içim demek… Şu bakıp durduğum şehrin taşlarından da taş mı yani…

1999 yazmaya bile razıyım mümkün olsa… Ama o zamanlar sadece bir çocuktum.

Buna bir çare bulmalıyım ağalar, cümlelerim, şu dünyada bana ait tek şey olan cümlelerimin karizmasını kurtarmalıyım.

Anne sana değil bu sözlerim senin hiçbir suçun yok…

Rabbim senden de sadece sabr ve tahammül istiyorum…

Posted on October 13, 2011, in düşünüyorum, geziyorum, yaşıyorum, yüzleşiyorum. Bookmark the permalink. 1 Comment.

  1. Uzun bir aradan sonra senden tekrar böyle bir yazı okuyabildiğimiz için çok sevindim. Ve bu araya rağmen performansından bir şey kaybetmediğini görmek çok güzel. Devamını bekliyoruz, bu kez fazla ara vermeden…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 106 other followers