Evimizde 92 yaşında bir nine yaşamakta…
Kendisi anneannem olur, gözümü açtım en çok onu gördüm. O büyüttü beni ve diğer iki kardeşimi de…
Annem çalışırdı çünkü, öyle ki bazen Pazar günleri bile işe giderdi.
Ninem bize bakardı, gücü yettiğince yemek hazırlar, saçlarımızı bağlar ve ütüsüz yakalarla bizi okula gönderirdi kimi zaman.
Zamanla yaşlandı, dizleri tutmaz oldu, bastonsuz yürüyemiyordu. Sivri şekilde kamburu da çıkmıştı, artık o hep rukuda bir insandı ve ben onun dik yürüdüğü zamanlarını hatırlayamıyorum bile. Bu haliyle bile evdeki varlığı biz üç kardeşe ve gözü arkada işe giden anneme büyük güç olurdu.
Babamın önceden hazırlayıp koyduğu odunları ben gidip kömürlükten alırdım, sobayı o yakardı. Bize soba yakmayı o öğretti. Namaz kılmayı, yumurta kırmayı ve sofrasız misafir göndermemeyi.
Şimdi yedi yıllık yatağa bağımlı hayatının en zor günlerini yaşıyor. Aslında o işte tam da yatağa bağımlı olmayı istemediği günden beri ölmeyi istiyor. Arada bir gidip gelen aklı, hiç yemediği için düşen bünyesi ve arada bir gülmeleri ile ölümü yakıştırdığımız ve çoktandır beklediğimiz ninemiz… İnsan annesinin ölümünü bekler mi… İnsan gün geliyor acı çeken annesi için ölümü arzuluyor. Ancak Allah’tan merhametli değiliz, bekliyoruz ayrılık/vuslat’ı…
Bir de evde şimdi son ayına girmiş bulunan hamile bir yengem var. Doğmasını beklediğimiz bir bebek var… O doğacak ailemiz büyüyecek, yeni bir yaşam bahşedecek Allah ve biz güleceğiz diye bekliyoruz, umuyoruz. İsmi ne olsun diye konuşuyoruz, nasıl doğacak diye kaygılanıyoruz.
Hayat bu mu ki… Birini ölsün, birini doğsun diye bekliyoruz.. Bir eve ne çok şey sığıyor bazen…
Pingback: bir varmış bir yokmuş | f e l a h