Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar
[2 nisan 2011'de ekopolitik'te yayınlandı.]
Bir sabah yola çıkıp da her zamanki gibi tarlasını sürmeye giden Mahmut Kılıç için sıradan bir gündü. Tarlasını sürerken oymalı bir taş buldu, taşın farklılığını anladığında onu hemen müzeye götürdü. Yıl 1963 idi.
Köylü Mahmut’un müzeye bıraktığı taş hiç mi hiç ilgi görmedi. Sıradan bir arkeolojik bulgu olarak bu taş, Urfa Müzesi’nde ziyaretçilerini ağırladı.
Aradan uzun yıllar geçti ve 1995’de Almanya’dan gelen bir ekibin Urfa bölgesinde başlattığı çalışmalar tüm bir medeniyet tarihine ilişkin okumaları değiştirdi. Mahmut’un müzeye bıraktığı taşın ehemmiyeti çok sonradan anlaşıldı. Bu durum aynı zamanda son 20 yıldaki arkeolojik devrimlerden biri oldu.
Çünkü Alman arkeolog Doç. Dr. Klaus Schmidt ve ekibi Urfa’nın 20 km uzaklığında Örencik köyünde bulunan Göbekli Tepe’de yaptıkları arkeolojik kazılarda dünyanın en eski tapınak bölgesini keşfettiler. Eski zamanlara ait bir tapınak’ın keşfedilmesi pek cazibeli değildir, çünkü bu tür arkeolojik haberlere aşinayızdır. Göbekli Tepe’yi tarihin bir kırılması ve yeniden sorgulanması nedeni kılan özelliği en eski ve aynı zamanda en büyük tapınak olmasıdır. Urfa’da yani Türkiye sınırları içerisinde dünyanın en büyük tapınma merkezinin olması ne anlama gelir?
Bu zamana kadar yapılan tarihsel tasnifin çökmesi anlamına gelir. Tarihsel sınırların ve kesinliklerin bir kırılması söz konusu anlamına gelir. Çünkü Cilalı Taş Devri’nde bir yerleşim yeri tespit edilmiş oldu. Bölgenin en büyük tapınma alanı olan bu bölgede dev dikilitaşlar, sütunlar, kabartmalar, hayvan figürleri gibi sanatsal değeri bulunan yapılar keşfedildi. Bu yapılardaki figürler dönem insanının zihin dünyasına ilişkin ipuçları ve sanatsal ifadelerine ilişkin yaklaşık tahminleri de veriyor. Yerleşik hayatın bu dönemde görülmesi, Cilalı Taş’ın o “bilindik” tanımlarını yıkıyordu. Avcı-toplayıcı insan grubunun tapınak inşa ettiğine dair ilk kanıttır. Bunu bir devrim olarak saymak abartı olmasa gerek.
Bu keşfin, evrensel bilime olan katkısının yanı sıra Türkiye için de büyük artısı var. Yıllardır komşu Ülkerler arkeolojik çalışmalar yaparken, ülkemizde bu tür çalışmalar çeşitli sebeplerle yapılamadı. Bürokrasinin hantallığı ve bilim dünyasına olan uzaklık gibi nedenler yüzünden atıl kalındı. Ancak Arkeolog’un Schmidt’in Alman-Türk ortak projesi sayesinde Türkiye bu kötü imajını kurtarma imkanı buldu. Tarihsel bir yorum olarak ise şöyle bir olumlu yanı var: Anadolu’nun Neolitik çağda dışarıda tutulması, sadece bir köprü vazifesi gördüğü söylentisi zedelenmiş oldu. Batı ile Doğu arasında bir köprü olup tarihsel çağlara sadece sonradan katılan bir bölge olduğu bilgisi de yıkılmış oldu. Urfa’daki en büyük tapınma merkezi civar bölgelerin sahip olmadığı bir özellik. Milliyetçilik hissiyle değil sadece bilimsel bir değerlendirme olması açısından, ülke sınırlarımızda fark edilen bu gerçek bu topraklarda yaşanan medeniyet dönemlerini anlatmaktadır diyebiliriz. Bu sayede ülkemizde arkeolojik çalışmalar daha bir hız kazanmıştır. Bilim dünyasının gözleri Arkeolog Schmidt’in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Türkiye’ye çevrilmiş oldu.
Tapınma amaçlı bu mimari yapıdaki buluntular, Schmidt’in bir günlük gibi oluşturduğu kitabında bütün arkeolojik, sanatsal ve teknik ayrıntılarla anlatılıyor. Yapılar, arkeologların ellerindeki aletlerle anlaşılamayacak kadar gizemli. Taşlar üzerindeki ifadelerin dili, çok eski olduklarından çözülemiyor. Bu anlaşılmazlığın sebebi yapılardaki insan-hayvan karışımı figürler. Kuş-insan figürleri, canavara benzetilen şekiller, cin denebilecek suretler, yaratıklar henüz tam açıklanamayan semboller. Bu semboller tapınakta ne gibi bir niyet için dikilmişti, metafizik düşüncelerinde ne vardı? Bir totem algısı var şüphesiz. Tüm figürleri kitabında sayfalarca anlatan Schmidt, şaşkınlığını defalarca zikretmiştir. Şamanist eylemlerin de yapıldığını söylüyor, şamanların bu metafizik algıdaki etkisinin güçlü olduğuna dair uzun açıklamaları var. Farklı Paleolitik devir ile neolitik devir arasında bir geçiş dönemi olan mezolitik devirden genelde bahsedilmediğini söylüyor. Mesela bölgede var olan inişli-çıkışlı alanların yani Hellen tiyatrolarındaki şekilsel zeminin bu bölgede bulunmasını eş zamanlı mı okumalı yoksa zaman aşımı mı demeli diye sorar kitabın sonuna doğru. Farklı zamanlarda görülen gömme biçimlerinin aynı oluşu kafaları karıştıran başka bir bilgi. Bir taraftan da sütunlarda ve taşlarda bulunan tilki, akrep, örümcek, turna, ceylan, kertenkele, yılan, aslan gibi vahşi hayvanlar ve yabani bitki motifleri evcilleştirmenin henüz olmadığını kanıtlamaktadır. Evcilleştirme görülmemiş ancak tapınma anlayışı, mimari estetiklik ve yerleşik hayat izleri insanı dehşete düşürüyor.
Arkeolog Schmidt’in “Göbekli Tepe: Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı” kitabı ilk kez 2006’da Almanya’da basıldı. Bir yıl sonra Türkçe’ye tercüme edildi. Çalışmaların ve kitabın dünyadaki yankısı çok geç olmadan duyuldu. Bölgeye ilişkin kabullenişler sorgulanmaya başlandı. Kutsal metinlerden yola çıkarak bilinmeyene dair ipuçları yakalanmış oldu. İncil ve Tevrat’ta geçen “Cennet Bahçesi”nin Göbekli Tepe’de olduğunu ispatlamaya çalıştılar.
Eski tanımlar yıkıldı, yeni tanımlar yeni sorunlara gebe. İnsanlık tarihinin şimdiye kadar bilinmeyen bir evresini keşfetmek ilk kez değil. Bunun ardından yeni keşifler de gelecektir şüphesiz. Bilgi anlayışı ve referansı değişimi yaşandı. Tarih bilimi, Vico’nun tabiriyle onu oluşturan insan tarafından bir kez daha sorgulandı. Bu sayede bize keskin sınırlar ve tanımlamalar dayatan tarih bilimi ile birlikte arkeoloji, antropoloji gibi bilimlerin de Batı kaynaklı algısına dikkat kesilmemiz gerektiğini yeniden hatırlamış olduk.
Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar
Arkeoloji ve Sanat Yayınları 2007
Posted on April 2, 2011, in Uncategorized. Bookmark the permalink. 1 Comment.
http://film.iksv.org/tr/film/75
göbekli tepe belgeseli yaplmş, festivalde gösterimdeydi.