Otobüs-1974

Türkiye’de bir dönem, Batı’ya göç hikayeleri çok bilindik türdendi. Ailesini arkada bırakarak gavur memleketine çalışmaya gidenlerin yaşam öyküleriyle doldu taştı literatürümüz. Pekçoğu sadece sözlü anlatımla aktarıldı. Batı’ya gidenlerden geri dönenler az oldu, orada kalanların serüvenleri ise çok gözyaşı döktürdü. Büyük bir kültür ve algı farklılığın en hazin tecrübeleri yaşandı, çatışmalar, yitirilmeler ve yaşanan şoklar “kuram”lara birer örnek oldu. Yaşanan bu geçişler şüphesiz sinemaya da yansıdı. 70-80li yıllarda pek çok “göç” hikayesi izledik. Çoğuna da ağladık.

Ancak bu filmler içinde bir tanesi var ki yaşanan gerçeği bütün çıplaklığı ile veriyor olmasını tamamen olumlayamıyorum. Söz konusu göç hikayelerinde kültür şokunun anlatılması çok tabi bir durumdur ve bize kalan en çok da doğu-batı arasında yaşanan gerilimin şiddetini mümkün olduğunca ölçmek olur. Henüz dün izlediğim “otobüs” filmi bu farklılığı veriş şekliyle uzun bir süre hafızamdan çıkmayacak.

Tipik bir kandırma hikayesi görüyoruz filmde; İsveç’e çalışmaya giden 9 Türk vatandaşının Stockholm meydanında ortalık yerde terk edilmesiyle başlar hikaye. Otobüs bu dokuz kişi için çok büyük bir sığınmadır ve asla terk etmezler. Bütün paralarını kendilerini medeniyet’e ve para’ya kavuşturan adama verdiklerinden ve yaşadıkları büyük korku yüzünden otobüsün dışına sadece geceleyin çıkarlar. Bu, ortalıkta sadece kedilerin dolaştığı bir gece vaktidir. Tuvalet ihtiyacı için çıkarlar ilk kez ve etrafı gezmeye başlarlar. Yaşadıkları ilk şok da tuvalete gittikleri metro istasyonunun telefon kulübesinde gördükleri uygunsuz durumdur. Bu rezalete irileşen gözleriyle şaşarak bakarlar ve İsveç’in ışıl ışıl vitrinlerini, ilk kez gördükleri bir alışveriş kültürünü gezerler. Derken bir polisle karşılaşılar, koşmaya başlarlar. Çünkü eğer yakalanırlarsa ne para ne de pasaport olduğundan sınırdışı edilmekten korkarlar. O karanlıkta birbirlerine seslenerek güç bela otobüse koşup, sığınırlar. İçlerinden biri çok koşmasına ve aramasına rağmen otobüsü bulamaz. Sabahleyin metro istasyonun bir köşesinde donarak ölür. Aslında otobüse çok yakın bir yerde donmuş bu köylümüzü bir çamur birikintisine bir Avrupa’lı atar ve “geber, pis herif” der. Diğerleri de aynı şekilde soğukla imtihan olmaya devam ederler otobüsün içinde. Halk, meydanın ortasında bekleyen bu müzelik derecesindeki eski otobüse ilgiyle bakar.

Artık zulalardaki yemekler bitmiştir. Beyaz torba kaç kez silkelenmesine rağmen en ufak bir ekmek kırıntısı çıkmamaktadır. Su da bitmiştir. Otobüsün kapısında sızan su, korkak ve cahil köylülerin idrarından başka bir şey değildir. Gece olunca dışarı çıkacaklardır ancak gece Batı’nın eğlenme ve fuhuş zamanıdır. Otobüsün camından meydandaki sarhoşları izlemeye başlarlar. Gündüz ilahi tadında melodiler mırıldanan orkestranın yerine gece olunca bu alkol batağındaki zevk düşkünleri gelir. Erkek ve kadınlar dans ederler. Yerler, içerler ve kusarlar büyük ihtimal. El ayak çekilip, ortalık ıssızlaşınca bizimkiler otobüsten birer birer çıkmaya başlar. Filmin Türkiye’de yayınlanmasından sonra neden yasaklandığını bu sahneden sonra gelişen olaylara bakınca anladım. Filmin bundan sonraki kareleri insana batıyor adeta.

Tıksırıncaya kadar yiyen, içen ve alkolik olan, fuhuşu bir telefon kulübesine bile yayan, metro tuvaletlerinde esrar arayan, soğuktan donmuş bir adamı suya atan, kimseyle ilgilenmeyen ve etrafına bakmayan, çılgınca tüketen bu insanlar 1970lerin Batı’sından görüntülerdi. Bu kadarı bile fazlaydı ve biz evet çok özgürlükçü evet serbest liberal ekonomiye sahip ve evet demokrat ve evet zengin bir Batı’yı da aynı filmde görüyorduk.

Açlıktan ölmek üzere olan gerideki 8 köylümüzün otobüsten çıkıp hızlıca çöp kutularına gitmeleri ve az önce orada çılgınca eğlenenlerin artıklarına yumuldukları sahne çok acıklıydı. Bir umut, Batı’ya gelen bu insanların tek kabahati cahil olmalarıydı. Cahil yani saf, yani savunmasız. Çöp kutularında yemek arayan arkadaşlarına dehşetle bakan köylülerden biri hızlıca tuvalete gider. Burada rastgeldiği bir adam onu kolundan tutarak bir yer altı mekanına götürür. Asıl vahşet ve mide bulandıran görüntüler buradadır. Ahlak, maneviyat, değer ve kutsal namına bir şey tanımayan bu Batı dünyasının en hedonist, en rezil ve en pislik mekanlarından birinde, bir gece kulübünde film gösterimi vardır. Tamamen müstehcen sahnelerle dolu bir film alkışlarla ve kadın-erkek beraber izlenir. Ardından bunun canlı uygulamasına geçilir. Bir taraftan yiyecek ve içeceklerin yığınla olduğu masalar, bir taraftan herkesin gözü önünde fuhuş yapanlar. Ve köylümüz hala açtır, buna aldırmayan adam bu garip köylüye sokulmakta onu okşamaktadır. Evet bir de eşcinsellik vardır. Tüm bu ahlaksızlığa dayanamayan köylü birden bağırır, yemeklere saldırmaya başlar. Elleriyle yakalayabildiği etleri ve ekmekleri yemeye başlarken orada bulananların “barbar, vahşi adam” ithamına maruz kalır. Açlıktan ölmek üzere olduğu için yemeklere saldıran bu adam bu haz düşkünü manyaklar arasında bir barbar olarak görülür. Apar topar dışarıya çıkarılır, dövülür ve sokağa atılır. Bu köylü de bir daha otobüsü bulamaz.

İnsana batan sahneler bu kadarla bitmiyor. Yönetmen Tunç Okan, filmde göstermeye çalıştığı Doğu-Batı çatışmasını bence ne yazık ki fazla yalın vermiş. Aslına bakarsanız yaşanan bu gerçekleri yok sayma gibi bir derdim yok, ancak bu kadar yüksek derecedeki yalın anlatım Batı’nın ahlak bilmez mantığı üzerinden verilince bir refleks geliştirmedim değil.

Geceleyin hala sokakta dolaşan ve artık yedi kişi olan köylüleri metroda takip eden küçük bir rezil grubu daha vardır. Bunlar arkalarından yaklaşıp ufak ekmek kırıntılarıyla doymaya çalışan göçmenleri korkuturlar. Korkuyla düşen ve birbirlerine yaslanan köylülerin etrafında bir anda çember olan bu grup kafalarına geçirdikleri korkunç maskelerle bu zavallı insanlarla alay ederler. Onlara büyük bir şok yaşatırlar ama kendileri büyük bir haz duyar. Derken, tekrar otobüsün yolunu tutar bizim göçmenler.

Sabah olunca artık kaç gündür park yasağını ihlal eden bu çok eski otobüs çekilir, hurda bölgesine götürülür. Otobüsün kapısını açan görevliler karşılarında korku dolu ve yabancı yabancı bakan insanlarla karşılaşırlar. Dedikleri hiçbir şeyi anlamayan bu insanları sürükleyerek çıkarırlar otobüsten ve ardından otobüsü linç ederler, bir hurda yığına döner o çok sığındıkları otobüs.

Değer mi diyorsunuz tüm bunlara. Cevabınız asla oluyor. Onlar bunun için gelmediler elbette. Medeniyet, insanlık ve para kazanma ile aldatıldılar. Diğer pek çok gidenimiz gibi…

Yaşanan bu gerçeklik bana çok ağır geldi. Kalkınmış, ileri düzeyde zengin olarak gösterilen bu ülkelerin ahlak adına hiçbir değeri tanımaması ve müstehcenliği bu denli yaymaları beni çok korkuttu. Bizim insanımızın değerleri güçlüdür, bu değerleri de büyük ölçüde dinden ve gelenekten alır. Öyle ki o rezil müstehcen görüntülerde bile gözlerinin önüne tarladaki yemenili yari gelir bizim “barbar” köylünün.

Kültür şoku çok ağır bir imtihandır. Küreselleşmeye nazaran eskisine nazır daha bilinçli “dünya vatandaşları” yetiştiğinden söz konusu şoklar eskisi kadar büyük ölçüde yaşanmıyor ve yayılmıyor da. Ama insana batan bunca ağırlık ve rezillik gittikçe yayılıyor.

Tek çare güçlü bir maneviyat, iman.

Posted on February 3, 2011, in Uncategorized. Bookmark the permalink. Leave a Comment.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 106 other followers