Archive for August, 2007|Monthly archive page

AKDER:Kamusal alan buluşma

Arkadaşlarla konuşuyorduk: unutulan başörtü meselesini ve Eylül’de AKDER’in düzenleyeceği etkinliği. Orijinal fikirler ve çalışmalar olmalı diyorduk, hala bu meseleyi gündemde tutacaksak, bu unutulmuşluğu hatırlatmak kolay olmayacaktı. “Afrika deyince açlıktan bahsedilmesi gibi, Türkiye’de de başörtü meselesi sıradanlaştı, insanlar aynı şeyleri görüp duymaktan usandı” dedim. Biz bunları konuşurken 2 hafta vardı bu etkinliğe,  ne yapılacağından haberimiz yoktu.

Son bir kaç gündür AKDER’in düşündüğü etkinliğin “kendi kamusal alanını oluşturmak” olduğunu öğrenmiş olduk. İlgi çekici olduğu muhakkak. Çünkü yasağa gerekçe hep kamusal alan oldu, bu tarifsiz ve anlamsız tanımdan yola çıkılarak yasağa gerekçe sunuldu. Şimdi de aynı gerekçe ile ama ironik bir uslupla düzenlenen bu etkinliğe çok farklı görüşten isimlerin katılacağı belirtilmiş.

Read more »

‘Kronik hastalık’:Küstâhlık

Leman dergisi’nin son sayısındaki kapak karikatürü sadece bir yazıyı değil aynı zamanda tepkiyi de gerekli kılıyor. İçimizden gönderdiklerimizi saymıyoruz tepki olarak; ama buğz ederseniz, bu muhakkak gideceği yere ulaşır. Haksızlığa, değerlere hakarete ve mücadelemize yönelik reflekslerimizi yitirdiğimiz zamanlardayız. Her zaman revaçta olan polemikler mi? Polemiğin canı cehenneme… İnsan ne kadar alçalır, hani esfeli safilin denen dereke… Bu ve benzeri karikatürlere bakıp “ne hayal ürünü geniş adamlar be” diyemiyorum. Neden? Neden hemen kusma ihtiyacım baş gösteriyor? İğreniyorum…

Ha belki de bu tür cümleler kurmamam gerek. Zaten görmek istedikleri budur! Hukuk diliyle yazılmış birkaç paragraf gerek. Onu hukuk adamlarına bıraktım; hukuk devleti olduğumuza inananlara…

Read more »

Suudilerin ilk müzikli ve kadınlı klibi

Suudilerin ilk klibi! Kliplerdeki müzik ve kadın konusunda oldukça hassas olan Suudilerin ilk müzikli ve kadınlı klibi.. “Müzikli ve kadınlı”vurgusu çok önemli, Suudilerin bu tür çalışmalarına pek rastlanmaz, özellikle de kadının kamera karşısında görünmesi … Bu klibe siyahnur‘da rastladım, felah ziyaretçilerine sunuyorum.

Bu ilk özelliği taşıyan klibin tartışılacak yönü vardır muhakkak.

Bence, vermek istediği mesaj yönünden niyeti temiz bir klip. Bir klip zamanına sıkıştırılan “hayat” için abartılı değişiklikler yer alıyor ama ibadetin insan hayatına kattığı bereketi ve huzuru yansıtması açısından önemli.

Söyleyenin sesi de fena değil ;)

Bu işin selefi biziz!

İkincisini bu yıl düzenleyeceğimiz olan İngilizce Meal Dağıtımı kampanyası için gereken ücreti hayırseverlerden toplamaya birkaç ay öncesinden başlamıştık. Turistlere ücretsiz olarak verilecek mealler için “selefi” olduğumuz bu organizasyonun ikincisini bu yıl tam turist sezonunda yapmayı planladık. Zaman geldi çattı, geçtiğimiz Pazar günü Ayasofya’nın önünde kurduk tezgâhımızı ve döktürdük İngilizcemizi :-)

Birkaç arkadaşla düzenlediğmiz turistlere meal dağıtımının ikincisi’nden de alnımızın akıyla çıktık hamd olsun. Sabahtan akşama kadar emanetleri “hidayet ışığı”nın fitilinin ateşleme niyetiyle sahiplerine iade ettik şükür. Yanımıza yaklaşıp, memnuniyetini dile getiren o kadar çok insan oldu ki!Onların memnuniyeti bizleri de sevindirdi. Ve her turistin yüzündenki tebessüm: “free” dedikçe şaşırıyorlar ve memnun ayrılıyorlardı. Çoğuyla hatıra fotoğrafı çektirdik.

Read more »

Savaşın yok edemediği…

[17.08.2007 tarihinde Aykırıedebiyat'ta yayınlandı.]

Güneş bütün sıcaklığı ile kavurmaya başlarken kenti, susuzluktan çatlamaya yüz tutmuş dudaklarına baktı aynada, ardından her sabah olduğu gibi yüzünü yıkarken “Aman Allah’ım gece ne kadar sıcakmış ki, ağzım kurumuş” diye geçirdi içinden. Her şeye rağmen uyuyabildiğini düşünerek şükretti. Evinin üstünden geçen ve kime ait olduğu bilinmeyen gürültülerle beraber kaç gece kaç gündüz yaşamıştı, saymamıştı. Şimdi de saymayacaktı, saymaya kalksa işe geç kalacak çünkü. Oysa ki çocukları ekmek bekliyor babalarından. Hüseyin Marci Bey “buna da şükür” tokluğu ile kalktı sofradan ve işine doğru yola koyuldu. Yol boyunca hep o tanıdık izler, tanıdık taşlar ve tanıdık yüzler ile selamlaştı. Neydi daha bir sene öncesine kadar bu şehir, şimdi ne hale gelmişti? Ekmek ve huzur nimetini güven ziyadeleştiriyor, ölüm nedir bilmiyorlardı. Şimdi ise Blida köyünün her sokağına, yaşanılan savaşın izleri hakim. Kadim toprakların sahibi Lübnan’ın taş yığınına dönüşen caddeleri yavaş yavaş toparlanıyor. Hüseyin Bey’in her sokak dönüşünde selam verdiği dostları, komşuları, akrabaları artık yok, çoğu savaşta öldü.

Read more »

Türkiye’nin önündeki en büyük engel nedir?

 [17.08.2007 tarihinde uiportal'de yayınlandı.]

Türkiye’de normalleşmeye doğru giden süreç zorlu ve yavaş bir şekilde işlemeye devam ediyor. Seçimlerin ardından, meclis başkanı da seçildi; cumhurbaşkanı adayı da resmen belli oldu. Kabinede kimlerin olacağına yönelik dedikodunun ardından sonunda listede yer alan bakanların isimleri cumhurbaşkanına sunuldu ve bugün, cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer, yeni cumhurbaşkanının seçilmesinin ardından kabinenin oluşturulması gerekçesiyle sunulan listeyi onaylamadı. İlk cumhurbaşkanlığı oylamasında yaşananlar, CHP’nin açtığı davalar, verilen-verilmeyen kararlar, cumhuriyet mitingleri, partilerin uzlaşmacı değil muhalif tavırları, siyaset değil tiyatro yapanlar, yayınlanan e-bildiriler, meclis başkanlığı adaylığı ve seçimi, cumhurbaşkanı adaylığında öne çıkan isimler, başörtü meselesi, en nihayetinde resmen açıklanan tek cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül… Tüm bu saydıklarım ve sayamadığım daha nice gelişmeler işte bu süreci yavaşlatan ve zorlayan nedenlerdir.

Bu zorlu ve yavaş işleyen süreçte, hukuksuz ve vicdansız uygulamalara şahit olduk. Farklı kesimden pek çok insanın “seçilmiş” olana karşı tahammülsüzlüğü, halkın iradesini küçümseye kadar vardı. “İşlerine gelmeyen” her durumda yeni bir söylem üreten bu “çok üretken zihniyet”in, Türkiye’nin her anlamda ilerleme kaydetmesinde de üretkenliğini göstermesini temenni ederiz. Oysaki demokratik sistemlerde alınan kararlardan herkesin yüzde yüz memnun olması mümkün değildir. Hadiselere süpürücü mantıkla yaklaşmak ve olumlu olanı görmeyi reddetmek, hem akla hem vicdana muhalif olmakla açıklanabilir.

Read more »

Yeryüzünün lanetlileri’ne önsöz

Hepiniz iyi biliyorsunuz ki biz sömürücüleriz. “Yeni Dünyalar”ın önce altın ve gümüşünü, sonra da petrolünü aldık ve eskimiş şehirlerimize taşıdık. Sonuçlar mükemmeldi şüphesiz: Saraylarımız, katedrallerimiz, sanayi merkezlerimiz. Dahası herhangi bir kriz baş gösterecek olduğunda, sömürge pazarları, krizin zararlarını hafifletmek veya yönünü çevirmek için emre amadeydiler. Zenginliklerle patlayıncaya kadar tıkanmış Avrupa, hukuken kendi halklarının hepsine insanlık haklarını bağışladı.  Avrupalı olmak suç ortağı olmakla eş anlamlıdır, zira sömürünün nimetlerinden hepimiz istisnasız yararlandık. Bu şişko ve soluk benizli kıta, sonunda, Fanon’un son derece doğru biçimde nitelendirdiği gibi “narsizm(kendine aşık olma)” hastalığına tutulmuştur. Cocteau’ya bile(1889-1963 Fransız sanatçı, ç.n.) Paris’ten gına gelmiştir. “Her zaman sadece kendinden bahseden bu şehir…”.  Avrupa sanki başka bir şey mi yapıyor? Ya Avrupa’nın yarattığı ve onu aşan canavar Kuzey Amerika’ya ne demeli? Ne safsata: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, aşk, namus, vatan ve bilmem daha neler! Bu büyük kelimeler bizi ırkçı bir söylemi sürdürmekten alıkoymadı; “Pis zenci”, “Pis yahudi”, “Pis Arab” dedik durduk. Ahlaklılarımız liberal ve ılımlı olanlar-hulasa yeni sömürgeciler- bu tutarsızlık ve çelişki karşısında sarsılmış gibi yaptılar. “Hata” veya “talihsizlik” dediler. Bizden ırkçı bir humanizmden daha tutarlı bir tutar beklemeyin boşuna.Zira Avrupalı ancak esirler ve canavarlar üreterek kendini adam yerine koyabilir. Dünyada bir “yerli varlığı” olduğu müddetçe bu sahtekarlığın saklı kalması mümkün değildir. İnsan teki kavramında daha realist uygulamalarımızı gizlemeye elverişli soyut bir evrensellik postulası bulduk: Denizaşırı yerlerde aşağı bir insan türü vardı ve sayemizde, belki de bin yıl sonra bize ulaşabilecekti. Kısacası aşağı türle seçkin tür karıştırılmamalıydı. Bugün yerliler kendini gösteriyor, böylece bizim bağnaz kulübümüzün zaafı da ortaya çıkıyor: Onlar sadece sefil bir azınlıktan başka bir şey değildi. Daha kötüsü; madem öteki bize düşmandı, açıkça gösterdiğimiz gibi biz de insan soyunun düşmanı olmalıydık.  Böylece seçilmiş, üstün bizler, kendi hakiki tabiatımızı ifşa ediyoruz. Biz bir çeteyiz! Üstün değerlerimiz ise kendilerini ufuklara taşıyan kanatlarını kaybediyor.Onlara yakından bakınca kimse, kana bulanmamış bir şey bulamıyor.

*Jean-Paul Sartre, Eylül 1961, Frantz Fanon’un Dammes de la Terra(Yeryüzünün Lanetlileri)adlı kitabına yazdığı önsözden…

Yeni bir dergi:Kurtuba

Başlıktan da anlaşıldığı gibi yeni bir e-dergi blog tarzında yayın hayatına başladı: KURTUBA Ekipte tanıdık isimler var. Bu yazarların yazılarını her hafta bu dergide okuyabileceğimiz gibi, yazar kadrosu hariç okurların gönderdiği yazılara da yer vereceklerini belirtmişler. Henüz çiçeği burnundaki dergiyi ben okudum ve çok beğendim. Çıktıkların yolun ömrü uzun ve hayırlı olsun diyorum.

Ve Kurtuba…

Dergiye bu ismin verilmesi de elbette ki önemli. Yorumculardan Abdullah Birokur “bir direniş alanı EDEBİYAT” derken ne kadar da haklı. Kurtuba ve Endülüs’ün ihtişamı hala direniyor. Bu tarihin, medeniyetler tarihi açısından öneminin yansıması dergide kendine yer buluyor.

Read more »

Bloglar alemine çöken kara bulutlara mütevâzı bir katkı…

storm7hw4ap9.jpg

Bazısını sık sık ziyaret ederim, bazısını nadir. Kiminde yorum beyan edip, kiminin  sessiz bir okuruyumdur. Bazısını beğenirim, bazısını eleştirmek için okurum. Birkaçı öylesinedir, çoğu önemli. Okumanın yanısıra yorum yazılan ama forum’dan ayrı olan mekanların seçici geçirgen müdavimiyimdir.

Dün yine günlük belli başlı site ziyaretlerimde dikkatimi çeken birşey oldu. O linkten o linke sıçrayıp durdum. Yukarıda bahsettiğim her türden siteyi ziyaret ettim. Bilgisayarı kapattığımda zaman bi hayli ilerlemişti. “Hüzün… o her yerde.” dediğimi hatırlıyorum en son.

Çünkü ne hikmet bilinmez bahsettiğim türdeki bloglar aleminde kara bulutlar dolaşıyor. Evet,abartmıyorum.(bence) Ya hüzün ya da tembellik… Bu ikisini ya da ikisinden birini dün dolaştığım her sitede sezinledim. İstisnalar var tabi ki, haksızlık etmek istemem. Tek tek isim belirtmeye gerek yok. Bunu benim de dahili olduğum bloglardaki sörfçülerin dikkatinden kaçmamıştır eminim:Rehavet ve hüzün.Bunun bana da sirayet ettiğini itiraf etmeliyim. Ortalıkta ne için olursa olsun toplanan bu bulutları dağıtmak yerine, birkaç melankolik söz ve bir de şiir eklemek geldi içimden. Bu mütevâzı katkım bağışlanır umarım !!

Haaa melânkoli demişken Sabahattin Ali’yi zikretmeden geçmeyelim:

Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli…
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür.

Read more »

‘İslâm Felsefesi’ni yeniden düşünmek

Sömürgecilik (altında yaşama) deneyimi olmamak açısından en azından Batı ile ilişkilerde ayrıcalıklı bir yere sahip olmamıza rağmen, kültürel anlamda kendi kendini sömürgeleştirmeyi başarmak gibi de bir ayrıcalığımız var. Genel anlamda tarihimiz kadar bu günümüzü şekillendiren İslam medeniyetiyle kurduğumuz ilişkinin koparılmak istenmesi düşünce hayatımızda kökten bir değişikliğe yol açtı. Bu kopuş bir anda bizi, varoluşsal sorunlara dair hiçbir soyut ve kavramsal düşünce geliştirememiş; her türlü ilmi birikim ve felsefi kavramsallaştırmadan mahrum; batı düşüncesinden ödünç aldığı kavramlarla varlığı anlamlandırmak gibi bir kısır döngünün içine sürükledi.

 İslam düşünce birikimine dair bilgi ve değerlendirmeleri bile batılı paradigmaların pirizmasından kırılarak elde eder hale getirildik. Buna göre İslam düşüncesi, İslam felsefesi (hikmet) belli bir dönemde Yunan düşüncesiyle başlamış, küçük bazı katkılardan başka varlık gösteremeyen bir oluşumdu. Batılı İslam düşüncesi yorumuna göre Müslümanlar yüzlerce yıldır düşünce üretememiş, düşünmeyi bırakmış bir topluluktu… Ne yazık ki bu yaklaşım, bizdeki akademik ve entelektüel çevrelerde hiç sorgusuz kabul görmüş; bin yılı aşan düşünce birikimini Batı açısından yorumlamanın en yaygın örneği olarak, İbn Rüşd’ü merkeze alan ve ondan sonra İslam dünyasında düşüncenin, bilimin öldüğü türünden bir yargıya indirgenmiştir.

Read more »

Next Page »