Seçimlerden AK Parti ve CHP’ye dersler

Genel seçimlerin sonuçlarının her kesimde tartışmalara yol açacağına kuşku yok. Nitekim seçim akşamı başlayan tartışmalar bütün hızıyla sürüyor. Ancak önemli olan, yoğun tartışmaların yapılması değil, seçim sonuçlarının ve bu sonuçların doğmasına yol açan dinamiklerle ilgili tespitlerin çeşitli kesimlerin zihinlerinde bırakacağı iz ve yaratacağı değişiklik.

AKP’nin zaferi demokrasinin zaferine dönüşebilecek mi? İlk olarak altının çizilmesi gereken şey AKP’nin büyük bir zafer kazanmış olmasıdır. AKP’liler sevinmekte haklıdır ve kutlanmayı hak etmektedir. Ancak, bu zafer sadece AKP’nin ürünü olmaktan uzaktır. CHP’nin ve kimi uzantılarının toplumun önemli bir bölümüne varoluşsal karşıtlık noktasına ulaşan akıl, vicdan ve mantık dışı politikaları ve icraatları AKP’nin zaferinde önemli pay sahibidir. Bu yüzden seçimden en büyük dersi çıkarması gereken CHP ve onun zihniyetinin bürokratik uzantılarıdır. AKP sevinmekte haklıdır, ancak aldığı oyların kendisinin tapulu malı olmadığını ve ona verildiği gibi ilerde başka partilere verilmek üzere geri de alınabileceğini unutmamalıdır. Başka bir deyişle bu oylar AKP’ye verilen bir emanettir. Bu emanet hem iktisadi saiklerle hem de özgürlük ve demokrasi endişe ve talepleriyle verilmiştir. Bir liberal için çok yetersiz olmakla birlikte AKP bugünkü siyasi yelpazede en özgürlükçü ve en demokrat çizgiyi temsil eden parti gibi görünmektedir. Bu imajın ana sebebi AKP’nin gerçekten öyle olmasından çok rakiplerinin demokrasi ve özgürlük karşıtlığında sınır tanımamasıdır.

O yüzden AKP ister uzlaşma ister gerilim yaratmama adına olsun bulunduğu noktadan geri adım atmamalı ve daha özgürlükçü ve daha demokrat olmaya çalışmalıdır. Bir uzlaşma olacaksa bu daha çok özgürlük ve daha fazla demokrasi noktasında olmalıdır. AKP, rakiplerini oraya çekmeye, ülkeyi oraya itmeye çalışmalıdır. Sisteme ve rakiplerine yaklaşması AKP’yi de hızla bitirecektir. ,

AK PARTİ SİSTEME TESLİM OLMAMALI

Geride kalan 4-5 yılda AKP diğer partilere göre daha özgürlükçü ve daha demokrat durmuştur. Bunun sebebi, elbette bu değer ve kurumlara belli ölçülerde bağlılığı yanında, yahut en azından onlar ölçüsünde, öyle olmak mecburiyetinde kalmış olmasıdır. Baskılara ve baskıcılara ancak özgürlükle ve özgürlükçülükle karşı çıkılabilir. Ayrıca, AKP’nin iktidar olmasına rağmen, dayatma aygıt ve araçlarının çoğu laisist Kemalist güçlerin tekelinde kalmıştır. AKP bu aygıtlar tamamen elinde olsa bile rakipleri gibi dayatmacı olmayacağını kanıtlama yolundaki çabalarını sürdürmeli ve felsefesinde ve icraatlarında bunu göstermelidir. Bu konuda olumlu işaretler yanında olumsuz işaretler de vardır. En son olumsuz işaret, Erdoğan’ın savcıları Zana’ya karşı harekete geçmeye çağırmasıdır. Bilindiği üzere Zana, “Türkiye eyaletlere bölünmeli ve Kürdistan eyaleti kurulmalı” şeklinde bir görüş belirtmiş ve çeşitli tepkiler almıştır. Doğrusu ben de şahsen bu görüşün isabetli olmadığı kanısındayım. Ancak, Erdoğan’ın tavrının da hatalı olduğu kanaatindeyim. En “yanlış” olan görüşler dahi serbestçe açıklanabilmelidir. Görüş açıklayan birinin karşısına savcıları dikmek istemek ifade özgürlüğüne sığmaz.

Bu tekil olaydan genellemelere girmek doğru olmaz; ama AKP’nin özgürlükçü felsefeyi her yönüyle içine sindirmek için özel çaba sarf etmeye ihtiyacı olduğunu gösteren başka örnekler de bulmak hayli kolaydır. Bir örnek daha vereyim. Seçim kampanyasında Başbakan, bağımsız DTP’lilerin ve MHP’lilerin aynı Meclis’te olmalarının kavgaya sebep olacağını söyleyerek seçmeni yönlendirmek istemiştir. Bu demokrasi karşıtı bir tavırdır. Aksine, yeterli tabanı olan her kesim ve her görüş Meclis’te bulunmalıdır. Yerine göre, kavga etmek de uzlaşmaya katkıda bulunabilir. AKP’nin önündeki en büyük tehlikelerden biri sisteme teslim olmak ve değiştirici ve dönüştürücü gücünü kaybetmektir. İktidar alışkanlığı, mevki, makam, itibar ve paranın çekiciliği AKP’yi teslimiyetçi bir çizgiye itebilir. Açık olan gerçek Türkiye’deki sistemin ciddi ıslaha ihtiyacının olduğudur. Sistem hem daha demokrat ve daha özgürlükçü olmalı hem de piyasa ekonomisini geliştirmelidir. AKP bu işi sadece çok sayıda oyu elinde toplamakla yapamaz. Bu ilk şarttır; ama yetmez. Sonraki adımlar doğru ilkelere dayalı programlar oluşturup onları kararlılıkla savunmak ve uygulamaktır.

AKP bunu yapmada önceki iktidarlara nispetle daha şanslıdır; zira Türkiye bugünkü halinde bu felsefe alanında daha çok birikime sahiptir ve bugün, mesela Özal dönemine kıyasla, bu felsefeyi bilen, sindiren ve temsil eden daha çok insan vardır. Nitekim AKP bu birikimden kısmen yararlanmaktadır da. Daha açık söyleyelim. Türkiye istikralı bir liberal demokrasi ve engelsiz bir piyasa ekonomisi yolunda ilerlemelidir. Sadece özgürlüğümüz ve refahımız değil, ülke ve toplum olarak bütünlüğümüzü muhafaza edebilmemiz de buna bağlıdır. AKP birbirleriyle çelişik talepleri olan her toplum kesimini aynı anda memnun edecek bir yol olmadığını ve uzun vadede kendisine rehberlik edecek şeyin kitle desteğinden çok insan hakları, özgürlük ve demokrasi olması gerektiğini unutmamalıdır.

CHP ZİHNİYETİ DERS ALACAK MI?

Seçimlerde en büyük ders CHP’ye düşmüştür. Ancak, CHP’nin ve onun zihniyetinin değişik yerlerdeki uzantı ve temsilcilerinin gerekli dersleri alıp almayacaklarını zaman gösterecektir. Ben şahsen bu konuda iyimser değilim. Zira CHP sözcülerinin ilk açıklamaları ders alınmadığını ve alma niyetinin de mevcut olmadığını kanıtlamaktadır. CHP ilk olarak artık tek parti döneminde yaşamadığımızı ve tek parti döneminin ilke ve düşünceleriyle demokratik siyaset yapılamayacağını kavramalıdır. Tek parti CHP’si bugünkü anlamda bir parti değildir, ayrı bir olgudur ve o tecrübe bugünkü CHP’ye rehberlik edemez. Ederse sonuç bu olur. Türkiye’de halkın bir ilke olarak laiklikle problemi yoktur. Seçim sonuçları bunun en büyük ispatıdır. Ancak, laiklik birçok şey yanında aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğü demektir ve geniş Müslüman kesimlerin ve gayrimüslim grupların bu bakımlardan problemleri vardır. Bunları görmezden gelmesi ve laikliği dindarlara baskı aracı olarak görmesi CHP’nin ülkemizde laikliğe büyük zarar vermesine yol açmaktadır.

CHP halka tepeden bakmaktan da vazgeçmelidir. Onların sandığı gibi CHP’li olmayanlar tahsilsiz, bilinçsiz, cahil kitleler değildir. O günler çok gerilerde kaldı. Bugün Türkiye’de çok iyi tahsil görmüş, dünyadan haberdar, çok iyi para kazanan; ama CHP çizgisinden çok uzak olan milyonlarca insan vardır. Birçok CHP’li kendisinde bir üstünlük vehmetmekte, başka insanları küçümsemekte; ama hem düşünceleriyle hem de hal ve hareketleriyle etrafa kabalık ve cehalet yansımaktadır. Böylelerine üniversitelerde, medyada daha çok rastlanmaktadır. Kendi mesleğim olduğu için söyleyeyim. Bundan 20-30 sene önce öğretim üyelerinin belki tamamına yakını CHP’liydi. Bugün en az yarısı kesinlikle CHP’ye karşıdır. CHP’lilerin etrafa hava basabileceği bir halleri ise hiç yoktur. Yani, eski mutlu azınlık günleri geride kalmıştır. CHP’liler farkına varıyorlar mı bilmem; ama toplumun bazı kesimlerine karşı tavırları bu kesimlere varoluşsal düşmanlık noktasına ulaşmaktadır. Bu kimseler niye böyleler, anlamakta ve izah etmekte zorluk çeliyorum. Zira bazı CHP’lilerle konuşunca farkına varıyorum ki, Erdoğan, Gül gibi kimselere farklı görüşleri olduğu için kızmıyorlar. Var oldukları için kızıyorlar. Bildiğim kadarıyla onlar Menderes’e, bir ara Demirel’e ve Özal’a da böyle bakmışlardı. Sanki onlar memleketin efendisi ve diğerleri, insan bile değil, varlığı yanlış “mahluklar”. CHP hâlâ bu çizginin dışına çıkamadı. Politikası nefret üzerine kurulu. Bu nefret hem karşı nefret üretiyor hem de psikolojilerini bozuyor. Bu fasit daireden bir an evvel kurtulmaları hem kendilerinin hem ülkenin yararına olacaktır.

Öyle görünüyor ki zaman ilerledikçe CHP’liler toparlanacaklar, olayı unutacaklar, şoku atlatacaklar ve eski dayatmacılıklarına dönecekler. Nitekim, şimdiden başladılar. Diyorlar ki: Demokrasi uzlaşma rejimidir, AKP uzlaşmalıdır. İyi, güzel. Demokrasi elbette bir uzlaşma rejimi; ama mutlak uzlaşma rejimi değil. Mutlak uzlaşma iddiasına totaliter rejimler sahip olabilir. Demokrasinin aynı zamanda disensusa, yani uzlaşmamaya da ihtiyacı vardır. Yoksa demokrasi olmaz. Sonra bu uzlaşma görevi neden hep CHP dışındakilere düşüyor anlamadım. Kendisini sosyolog diye yutturan; ama ilgili çevrelerde şarlatan olarak anılan biri % 47′nin karşısında % 53′ten bahsediyor, % 53′ün temsilcisi olduğunu iddia ediyor ve AKP’nin kendileriyle uzlaşması gerektiğini ileri sürüyor. Böyle yapmakla da sadece siyaset biliminin temel teorilerinden ve demokrasi bilgisinden değil, aynı zamanda akıl, mantık ve vicdandan da mahrum olduğunu kanıtlıyor.

Ayrıca uzlaşma bazen muhtevada; ama çoğu zaman kurallarda olur. Bu kurallar da esas itibarıyla prosedür kurallarıdır. Uzlaşma olursa iyi olur, olmazsa da, sistemin kilitlenmemesi için, ihtilaf veya uzlaşamama halinde hangi yolların izleneceği kuralara bağlanır ve taraflar bu kuralları bir defa kabul etti mi, onların sonuçlarına, ne olurlarsa olsunlar, razı olmayı başından kabul etmiş olur. CHP’nin sıkıntısı burada ortaya çıkmaktadır. O diyor ki: “Kurallar benim istediğim sonuçları vermezse onları tanımam ve gerekirse oyunun ortasında kuralları değiştiririm. Çünkü bu memleketin efendisi benim”. CHP bu kafayı değiştirmedikçe ne o ne de memleket rahat yüzü görecektir.

AK PARTİ ÖZGÜRLÜKLERİ TAHKİM ETMELİ

Bazı CHP’liler Cumhuriyet mitinglerinin seçime yansımadığını iddia ediyor. Yanlış. O mitingler özü itibarıyla bir CHP ve Alevi mitingiydi ve sandığa olduğu gibi yansıdı. O mitinglerde toplananların toplumdaki payları bu kadar, bundan fazla değil. Bazı CHP’liler Cumhuriyet mitinglerinde toplananların ülkenin yeni yükselen orta sınıfı olduğunu söylüyor. Bu da yanlış. Bu insanların orta sınıfa mensup olduğu doğru; ama ülkede yükselen yeni orta sınıf dindar muhafazakârlar. Ve onların sistemden pay talep etmelerinin ve yönetime iştiraklerinin önüne geçmek, demokrasi tercih ettiğimiz sistem olacaksa, imkânsız. Yine bazı CHP’li kalemler diyor ki: “AKP ordu ile maraza çıkarmamalı”. Burada da sakat bir bakış var. Bu bakış orduya bir siyasi güç muamelesi yapıyor ve onu seçim kazanmış bir partiyle eşit statüye koyuyor. Parti partiliğini ordu orduluğunu yapmalıdır. Askerler seçilmiş siyasi otoriteye bağlı olduklarını ve siyasete müdahil olamayacaklarını bilmelidir. Bu bilinir ve sindirilirse ve bazı rütbeliler buna aykırı davranma alışkanlık ve saplantısından vazgeçerlerse maraza filan çıkmaz. Netice itibarıyla, çok ilginç bir seçim yaşadık. AKP seçimden oy desteğini artırarak çıktı ve bu iyi oldu. Ama ülkelere siyasi sistemin rengini veren esas güç kitle desteği değildir. Asıl mücadele siyasi felsefe alanındadır. Bu mücadeleyi hangi siyasi felsefe kazanırsa Türkiye o felsefenin rengini alacaktır. AKP seçimi kazanarak özgürlükçü siyasi felsefeye dayalı bir yapılanmayı gerçekleştirme ve halen var olan yapılanmanın buna uygun unsurlarını takviye etme şansını yakalamıştır. Bu şansı ne ölçüde kullanacağını zaman gösterecektir. Hayalci bir “her şey bitmiştir, özgürlük ve demokrasi mücadelesi kazanılmıştır” havasına girmek yerine ihtiyatlı bir iyimserlik içinde olmakta yarar vardır. Bekleyelim ve görelim.

(Prof.Dr.Atilla Yayla Zaman Gazetesi/24 Temmuz 2007)

3 comments so far

  1. Mehmet Edebali on

    Merhaba Ayşenur Hanım.
    İlk başta siz yazdınız zannetim.
    Cümleler tanıdık geldi.
    Sonra kaynağı farkettim:)
    Dün bir yorum daha yayınlandı Zamanda.
    O da, Ak Parti’nin mağduriyet vesilesiyle değil, antidemokratik müdahaleler karşısındaki dik duruşuyla seçmenin bu denli gönlünü kazandığı idi ki ben bu fikre kısmen katılıyorum.
    Çünkü toplum içinde AK Partinin mağduriyetinden ve aynı zamanda dik duruşundan dolayı sempati duyanlar olmuştur.
    Bahsettiğiniz üzere yeni meclis ve hükümetin üzerine düşen en büyük görev yeni bir “sivil anayasa” üzerinde çalışmak olacaktır.
    Halkın beklentisi ve temennisi de bu yöndedir.
    Bu husus esasında Ak Parti programında en çok heyecan uyandıran konudur da.
    Muhabbetle…

  2. felah on

    Hüsnü zannınız ilk başlarda olsa da yine de sağolun:)İnşallah ben de Atilla Yayla gibi yazılar yazabilirim. Uzun zamandır yazılarını okuyamıyorduk kendisinin. Böyle iki kutuplu yazılara ihtiyaç var. Sahi dünya kaç kutuplu?

    İnsan hakalrıyla ilgilendiğim için hukuk da ilgi alanım ve yaşadığım haksızlıklar sayesinde(!) “sivil” ne demek az-çok öğrendik şükür. Şimdi bunun anayasaya bir sıfat olarak kazandırılması temennimiz.

  3. Talha Can on

    Türköne ve Yayla Türkiye’de en çok beğenerek okuduğum entelektüeller. Yayla bu yazısında da o liberal duruşunu sergilemiş, umarım yazıdaki beklentiler gerçekleşir, bekleyelim ve görelim…


Leave a reply