Mağlup elitler ve mesrur lümpen gazeteciler
[24 Temmuz 2007'de derindüşünce'de yayınlandı.]
Türkiye’de 22 Temmuz seçim sonuçlarının açıklandığı gün ve sonrasında pek çok gazetecinin, erken seçim kararından bu yana takındığı tavrın ne kadar yanlış olduğunu itiraf eden haberlerle çalkalanıyor basın dünyası. 22 Temmuz seçimlerinin ardından “kazanan AKP” ve “kaybeden CHP”, genel konuşmalar ve değerlendirmeler içinde iki ana aktör olarak gündemlerini korusalar ve korumaya devam edecek olsalar da bilinen şu ki bu seçimin tek kaybedeni CHP olmadı. Aslında bir kazanan-kaybeden diliyle konuşmanın rahatsız edici yönünün gerçekliğine vurgu yapmak gerek. Seçim kampanyaları boyunca kutuplaştırma gayretleri ve bölücü söylemler olmasa idi, şimdi bu dille konuşmuyor olabilirdik. Konuya dönecek olursak, bu seçimde mağlup olan elitler kadar mesrur olan lümpen gazetecilerden de bahsetmek gerek. Görsel ve yazılı basın, iletişim araçlarının, gittikçe yaygınlaşan günümüz Türkiye’sindeki yeri ve önemi ilk başta konuşulması gereken konudur. Bunu konuşalım ki halkın kararında etkili rolü çok büyük olan medyanın güvenirliğini tartışalım. Akabinde güvenirlikleri sarsılan ve iyi bir Türkiye hayalinden ne kadar uzak oldukları aşikar olan gazetecilere daha temkinli yaklaşalım.
Türkiye’de toplum mühendisliğine soyunan elitlerin, şeriat getirecek korkusuyla AKP’ye karşı bir tavır alması ve yapılacak seçim için halkın iradesine müdahaleyi hedef alan çabaları Cumhuriyet mitingleri ile somutlaşmıştı. Oligarşik “azınlık” meydanlarda toplanıp, il il gezerek halkın iradesine post-modern bir darbe vurmaya çalışıyordu. Her gün televizyonlardan bu mitingleri seyrediyor, ifade özgürlüğü adı altında inanç ve değerlere ağır saldırılara şahit oluyorduk. Öte yandan aynı lümpen camianın saz arkadaşları da sazlarının tellerine her defasında dokundurmayı ihmal etmiyordu. Cumhuriyet gazetesinin “tehlikenin farkında mısınız” manşetleriyle bir nevi “basın ordusunun” darbe öncülüğünü üstlenen söylemlerine, 22 Temmuz akşamı Türkiye’de artık herhangi bir tehlikeden söz etmek istemeyen seçmenin cevabı mukabele ediyordu.
Deniz Baykal ve CHP kadrosu, bu elitlerle beraber hareket etmeyi tercih etmiş, arkasına askeri bir gücü aldığını her defasında göstererek yüksek perdeden siyasi söylemlerde bulunuyordu. Seçim zamanı yaklaştıkça CHP-MHP yakınlaşması çok konuşulmuş, CHP’nin hırsına yenik ve mantıktan uzak politikaları CHP’lileri kızdırmıştı. Bunu en iyi seçim gecesi parti genel merkezi önünde yine basına yansıyan “Baykal istifa” sözlerinden anlıyoruz. Sözün buraya kadar olan özü şu ki, Türkiye hiçbir seçim kampanyasını halkın önünde bu kadar açık bir şekilde gerçekleştirmemiştir ve hızlı gazetecilik büyük bir takdir toplamıştır. Kitle iletişim araçlarının bu kadar yaygın ve hızlı olması, AKP’yi iktidara taşıyan en önemli sebeplerin başında geliyor. Çünkü; birincisi mağlup olan elitler kadar mesrur olan lümpen gazetecilere bu halk iyi bir cevap vermiş oldu; ikincisi de yine basın yoluyla AKP’ nin yürüttüğü başarılı seçim kampanyası halkın gözünden kaçmamıştır.
Erol Tuncer, Mine Kırıkkanat, Tuncay Özkan, Can Ataklı, Bülent Tanla, Cüneyt Ülsever, Yılmaz Özdil, Şakir Süter, Cüneyt Arcayürek, Güngör Mengi, Necati Doğru, Bekir Coşkun, Mustafa Mutlu, Mehmet Y. Yılmaz, Hikmet Çetinkaya, Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan, Haluk Şahin ve bu minvalde sayılabilecek diğer gazeteciler kendilerine ayrılan köşede yazdıkları yazılar ile bu toplumun düşünce yapısından ne kadar uzak olduklarını tescillenmiş oldular. Tarafgirlikleri ve ayrımcılıklı yazıları yüzünden adı geçen isimlerin “artık” sözlerine itibar edilmeyecek
Bu isimlerden bir tanesi var ki, özellikle ondan bahsetmek elzemdir: Mine Kırıkkanat, Cumhuriyet mitinglerinin önde gelen isimlerindendi. Kanaltürk ekranlarında bu halkın iradesine yönelik çok atıp tutmuşlardı “dava” arkadaşı Tuncay Özkan ile. Seçimden önceki günlerde tahmini AKP oylarının yüzde 47.9 olduğunu öğrenen Kırıkkanat tepkisini “oha” diyerek veriyordu: “Dün bir arkadaşım, son seçim anketine göre oy dağılımını bildirdi: AKP yüzde 47.9. Vallahi farkında bile olmadım, ağzımdan tek sözcük çıkmış: Oha! ‘Çüş’ de diyebilirdim. Ama beynim, sahtekârlığın bu kadar kalını, yalanın böyle hamı, soytarılığın bunca kabası, densiz ve yontulmamış kurnazlık karşısında, ancak insanoğlunun homurtularla konuştuğu bellek katmanında bulmuştu gerekli tepkiyi. Odun gibi, ağız dolusu, gırtlağımın tüm baslarını gerektiren bir ‘oha’.” (Vatan, 18 Temmuz) Seçim akşamı ve sonrasında ziyadeleşen “oha”lar, bu halkın iradesini hafife almakla kalmıyor, hakaret ediyordu.
Kamoyu araştırması yapan pek çok kuruluş da bahsettiğim güvensizlikten paylarını aldılar. Bu elbette ki AKP’yi iktidara taşıyacak ve meclis çoğunluğunu elde edecek oranın inanılmaz ve kabul edilemez önyargısından kaynaklanıyordu. Hal böyle olunca da halkın nabzını tuttuğunu söyleyen kurumlar halkın kararına inanmıyordu. Seçim öncesi yürüttüğü tahminlerle Tahram Erdem’e de kimse inanmadı; hatta pek çok gazeteci bu tahminlere gülüp geçti, kızdı, ciddiye almadı. Seçim sonrasında ise köşelerinde, Erdem’in seçimlerine inanmayanların özürleri yer alacaktı. “Ak Parti’yi uçurdu” manşetleriyle yüksek bir seçim tahmini yürüttüğü iddia edilen KONDA Araştırma Şirketi sahibi Tahran Erdem, bir dahaki seçimlerin tek adresi gibi duruyor.
Bahsetmek istediğim diğer bir kuruluş da basına “Gazetecilik örgütü mü, siyasi parti mi?” olarak yansıyan Çağdaş Gazetecilik Derneği. Derneğin 22 Temmuz seçimlerine yönelik açıklamasında konuşan Genel Başkan Ahmet Abakay, “”Dindar Cumhurbaşkanları arayanların, Türkiye’yi gerici Arap rejimleri özlemcilerinin yönetmesini engellemek için AKP iktidardan uzaklaştırılmalıdır.”demişti. Sonuçlar gösterdi ki halk, Ahmet Abakay ile aynı korku ve paranoyaları taşımıyor(!)
Çok kısa bir şekilde sağ camia gazetelerinden Milli Gazete’nin seçim boyunca takındığı tavırdan söz etmemek haksızlık olur diye düşünüyorum. Seçim kampanyaları boyunca AKP’ye ağır eleştiriler getirerek, adeta mağlup elitler ve onlar kadar mesrur lümpen gazetecilerle aynı safta seyreden ivmesinin seçim gecesi sıfırı göstererek, onlarla aynı kader ortaklığı(!) yaşadıklarını belirtmek, fazla abartılı bir değerlendirme olmasa gerek. Seçimlerin ardından da hala özde AKP’yi genelde bu halkın iradesini tebrik etme cesaretini gösteremeyen adı geçen gazetenin bir an önce bu yaklaşımlarından kurtulması gerekmektedir.
Özetle, iyileşme belirtileri gösteren Türkiye demokrasisi için en önemli görevin, “işine duygularını karıştırmayan” bir gazetecilik anlayışına sahip basın çalışanlarına düştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Seçmenin siyasi eğitim ve iz’anına yönelik destekleyici her adım sayesinde, bir dahaki seçimlerde daha da müspet yönleriyle bir Türkiye demokrasisinden bahsedebileceğiz. Bu anlamda basın mensuplarının, “görmek istedikleri şekliyle” resim çizerek ressamlığa meyletmeleri yerine, “gerçeği olduğu gibi gösteren” fotoğrafçılık anlayışını benimsemeleri gerekiyor.
No comments yet
Leave a reply