[16.06.2007 tarihinde uiportal 'de yayınlanmıştır.]

Kudüs düşeli 40 yıl oldu. 40. yıl olması hasebiyle gazeteler, çeşitli yayın organları ve insan hakları kuruluşları gündemlerinde ciddi yer verdiler “altı gün savaşları”na. Ortadoğu’nun siyasi haritasını değiştirdi bu savaşlar. Bu savaşlar göstermiştir ki İsrail, Ortadoğu’da Amerika hegemonyasının bir karakolu oldu. Çoğumuzun dilinde dolaşan bu 6 altı gün savaşları nedir?

Yıl 1967…

* 5 Haziran: İsrail uçakları, Mısır’daki havaalanlarını yerle bir etti. Suriye, Irak, Ürdün, Cezayir, Yemen, Sudan, Kuveyt ve S. Arabistan İsrail’e savaş açtı.
* 6 Haziran: İsrail ordusu Gazze’ye girdi.
* 7 Haziran: İsrail Süveyş’in doğusunu işgal etti. Ürdün ateşkesi kabul etti.
* 8 Haziran: Kahire ateşkesi kabul etti.
* 9 Haziran: İsrailliler Golan Tepeleri’ne girdi. Nasır istifa etti.
* 10 Haziran: SSCB İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesti. Suriye de ateşkesi kabul etti.

Verilen bilgiden de anlaşıldığı üzere Ortadoğu’nun sınırları, sadece 6 gün içindeki savaşlarla değişti.

Belçika Louvain Üniversitesi Öğretim Üyesi Bichara Khader 40 yılın ardından kaleme aldığı yazısında bu acı günleri şöyle anlatıyordu:

“İsrail Sina’yı, Golan Tepeleri’ni, Gazze’yi işgal ettiği gibi Batı Şeria’yı, yani Filistin’den geriye kalan % 22′lik toprağı da işgal etmişti. Zabadeh, köyüm, artık işgal altındaydı. Bu bir yıkımdı. Masumiyet dönemi bir göz kırpması kadar zamanda sona ermişti. Ama 1967, aynı zamanda, bir dirilme ânıydı. Bir gün içinde ötekini kavradım. 1967′den önce sadece genç bir Filistinliydim. Bunu kanıtlamam gerekmiyordu: Çocukken üstüme doğan ilk güneş Filistin güneşiydi.1967′den sonra Filistin, artık sadece çocukluğumun geçtiği memleketim değildi, gençliğimin davası, bir fikir, bir simge, hayatım boyunca tenime yapışan bir takıntı olmuştu. Gece gündüz benimleydi. Doğal olarak, birçok Filistinli ve Arap öğrenci gibi, bu davanın militanı oluyordum.”

Khader okumak için Belçika’ya gelmişti. 2 yıl sonra ülkesinden acı dolu haberler ve karmaşık hadiseler geldi. İşgal edilen Ortadoğu’nun pek çok ülkesinde savaş vardı artık ve 6 günde tüm bir Ortadoğu’nun kaderi değişmişti. Bunu gören Khader’in, diğer pek çok Filistinli ve Arap öğrenci gibi militan olduğunu yazması, işgal güçlerinin iddia etti tüm haklılık payını çürütmeye yetiyordu.

Yetiyordu diyorum çünkü 40 yıl boyunca İsrail savaş ahlakından çok uzak kaldı. Hala da bu ahlaksızlığı devam ettiriyor. Cephe gerisinde pek çok sivilin hayatına mal olan işgal, cephede dahi tüm anlaşmaların İsrail’ce ihlal edildiğini gösterdi. Cenevre’yi bile tanımadığını söyleyen İsrail’in tarihten iki örnekle benzerliği görülmektedir. Şöyle ki:

Birincisi, tıpkı Amerika’nın bir zamanlar yayılma politikası gütmek için ulaştığı bölgelerdeki yerlilere hayat hakkı tanımadığı gibi İsrail de işgal ettiği bölgelerdeki insanların vatanlarına sahip olmak istiyor, bölge yerlilerine ise tüm dünyanın gözleri önünde tüm dünyanın lanetlediği işkenceler uyguluyor. Mazin Qumsiyeh bu konuda şöyle diyor: “Bir zamanların Amerika modeli olan ‘yayılma kaderdir’ vizyonunu artık İsrail paylaşmaktadır.”

İkinci olarak da Akif Emre’nin benzetmesini aktaralım. Emre Yeni Şafak gazetesindeki yazısında İsrail’in işgal ettiği bölgelerde adeta bir “Siyonist kolonyalizmi” kurduğunu ifade ediyor. Bunun için de Güney Afrika örneğini veren sayın yazarın bu tabirini çok beğendiğimi ve yerinde bulduğumu söylemeliyim. Siyonist kolonyalizminin açılımı şu: İsrail’in işgal ettiği topraklarda, bölgeyi sömürmek pahasına olsa bir yönetim kurma derdi yok. Onun tek derdi işgal ettiği topraklardaki Filistinlileri yaşadıkları topraklardan sürmek ve onların yerine sömürgeci güçleri yerleştirmeye dayanan tamamen “stratejik” bir çaba. İki tarafın, her uzlaşma girişimde ortamı geren bir konu da şu ki, topraklarından sürülen mültecilerin vatanlarına geri dönmek istemeleri. Bu bağlamda evet, Güney Afrika’da kurulan İngiliz Kolonyalizminden farklılık taşıyor. Çünkü sömürü yönetime değil, uzaklaştırma mantığına dayanıyor. Bunun için yıllardır sürdüğü işgalle insanların göçe zorlayan İsrail, bir taraftan da Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerden Kudüs, Gazze, Batı Şeria’ya yerleştirilmek üzere kalıcı Yahudi “transferi” taktiğini uyguluyor. Böylece “dağdan gelen bağdakini kovacak”, bu uzun sürecek olsa da.

Filistinliler yıllardır direnişteler. Onlar için bağımsızlık mücadelesinin direnişten başka yolu yok. Çünkü ne zaman masaya otursalar, bir sonuç alınamadan kalkıyorlar. Yapılan ateşkesler bir iki gün sürüyor, sonra füzelere karşılık taşlar yine mukabele ediyor. 80’li yıllarda başlayan intifada ile ideolojik açmazları yıkan Filistinliler son zamanlarda akıl almaz bir şekilde siyasi manevralara kapılarak birbirlerine düşmüş durumda. Filistinliler için “ yönünü kaybetmiş” demenin benim için elem verici bir yanı olsa da, yine de maalesef gerçek bu. İşgalci güçlere karşı direniş gösteren Filistinliler, hayali bir Filistin yönetimi için birbirleriyle mücadele ediyorlar.

İsrail mi? Filistinliler arasında yaşanan bu akıl almaz gerginlik devam ederken, İsrail ise Ortadoğu’da, Ortadoğu’yu bölen kilometrelerce uzunluğundaki Utanç Duvarını inşa etmeye devam ediyor. Yahudi yerleşim yerleri çoğalıyor. Cenevre Sözleşmesini hiçe sayan İsrail, devlet olarak var olma hakkının tanınmasını istiyor. Filistin’in asıl sahibinin kendisi olduğunu iddia ederek, Filistinlilerce istila edilen ülkede “nefsi müdafaa” yapma hakkını kullandığını söylüyor. Tüm bunlar olup biterken, Mescid-i Aksa içten içe çökertilmeye çalışılıyor.

Altı gün savaşlarının ardından 40 yıl geçti. Bir 40 yıl daha “artan teknolojik silah özellikleri”ni de düşünürsek bundan sonra yaşanacak bir 40 yılın daha Filistin işgalini Ortadoğu savaşına çevireceği mukadder. Zaten günümüzde olası bir Amerika-İran savaşından söz ediliyorken, Türkiye’nin de içinde bulunduğu sancılı günlere “dünya gebe” demek bir komplo teorisi olmasa gerek. Konuyu buraya getirerek, konu dışına çıkmak istemiyorum. Ancak Filistin meselesinin, İsrail’in varlığının Filistin tarafından tanınması ile son bulacağına inanmıyorum. Çünkü Filistin’de söz hakkına sahip tek bir merci yok. İsrail, meşru müdafaasına(!) her zaman haklı bir gerekçe bulacaktır çünkü. Bu baştan bir kabul ediş ile Filistinlileri kıyamete kadar direnmeye zorlamak anlamına gelmemeli elbette. Ancak Filistin’de Müslüman kimliğinin “sistematik” olarak silinmeye çalışıldığı gerçeği kabul edilmeden bu mesele bir çözüme kavuşmayacaktır. Bu konuda, Filistinlilerin İsrail’in devlet olarak var olma hakkını tanıması gerektiğini söyleyen Mustafa Akyol’a değil, aksine, İsrail’in ve Amerika’nın Filistin’deki Müslüman nüfuzunu ve kimliğini kabul etmeli diyen Akif Emre’ye katılıyorum.