Archive for May, 2007|Monthly archive page

Üç harfliler korosu

hava mı bunaltıyor,
içim mi bulanık.
daralıyorum …
nedir bu beni boğan /giz/

?

küfrüm mü yeniyor varlığımı ,
varlığım mı bir hiç.
daralıyorum…
nedir bu üzerime çöken /zûl/

?

aynalar mı çoğalıyor ,
odam mı küçük gerçekten .
daralıyorum …
nedir bu etrafımda dolaşan hikaye-i /cin/

?

gözlerim mi kararıyor,
mekan mı kararmış .
daralıyorum …
nedir bu cüce gövdesinde bir tutam /saç/

?

rüyam mı gerçekleşiyor,
dünyam mı küçülüyor.
daralıyorum …
nedir bu dinlediğim serencam-ı /dev/

?

reenkarnasyon mu yaşadıklarım,
kader mi çiziyor yollarımızı !
daralıyorum
nedir bu her dönemeçte gördüğüm tek /göz/

?

perdeler mi erken çekiliyor ,
ölüm mu zaman tanımıyor .
daralıyorum …
nedir bu her canlıyı bekleyen /son/?

“”her cin hikayesinde bir giz yatar ;saçına zûl düşenlerin hazin sonlarını anlatır aynalardaki dev ! “”

?

akrep mi acımasız sokuyor ,
yelkovan mı yürümek nedir bilmiyor .
daralıyorum ….
kim bu benden içerû bir /ben/

?

“”üç harflilerin korosuna ben de katıldım ; masalın büyüsü bozuldu “”

2006-Haziran

Zaman mefhumu: 57 yıl sonra 2 dakika içinde

 [12 Mayıs 2007 tarihinde Derindüşünce'de yayınlanmıştır.]

 

(Bu yazıda yer alan şahıslar tamamen hayal ürünüdür. Yalnızca birinin varlığı gerçektir.)

Bir siyahi’nin oğlu idi.
Bilâl(r.a.)’e ithafen…

Murdar hayatların albenisi içinde bir yaşam…

Gündüzlerin telaşı gecelerin yorgunluğu demek ve bu şekilde devam eden kronolisi uyumak-uyanmak olan bir sıradanlık…

Bir kambur gibi fazlalık, çirkin, eğri ve kaba bir hissedişin öyküsü…

Ama burası Notre Dame değildir, hiçbir hikayede yer almayacak kadar gereksiz bir hayat…

Gregor Samsa kadar böcek, Marvel Comics kadar örümcek…

Bir dilenciye uzattığı birkaç kuruş kadar insan,

Acıktığı kadar beşer’dir.

Günler böyle devam etmektedir.

Read more »

Bulutlar şehre inince…

I.

Ne çok boğuyor alçalan bulutlar…

Taş değil, tuğla değil… Görünmez duvarlar istila etmiş şehri sanki.

Bilseydim, bilebilseydim düz duvara tırmanmayı…

Ancak yeniyim henüz ben, yeni katıldım kavgaya.

Hemen gelse de şu otobüs, görmese gözüm yaklaşan bulutları.

Çekerim yorgun halde eve dönenlerin ter kokusuna bulaşmış hurda bir otobüsü,

Katlanamam boğazıma yapışmış bulutları.

Ve otobüsteyim…

II.

Bakma öyle şoför amca şaşkın şaşkın,

Sen daha önce hiç kaçmadın mı?

III.

Yorgunluğu elbiselerinden belli yolcular…

Oturun, ben ayakta da giderim.

IV.

Bir an…

Kısa ömrümde ne kadar çok bulutlu hava gördüğümü hatırladım.

Kaç kez bulutlu gökyüzünden kaçtığımı saymaya başladım.

Ağaçların başına inen bulutların boğazıma yapışan ellerinden her defasında nasıl kurtulduğuma şaşırdım.

V.

Son durak…

İnecek mecalim kalmamış.

Dizlerim yine yarı yolda koymaya niyetlense de- şükür- evin yolunu biliyorum.

Gökyüzünün her yerini kaplasa da bulutlar,

Ağaçların başından evlerin çatısına inseler de,

Dolunay*’ı görmemi engelleyemezler.

VI.

Bulutlar şehre indi…

Korkularım ve kaçışlarımdan oluşan med-cezir döşemeli bir hayat’ın tekli koltuğundayım.

VII.

Hal böyle iken a dostlar, ahmak’ın biri çıkıp kalbimi soruyor bana ? Kalpten bahseden oldu mu ki?

Not: Bu yazı “ahmaklar kitabından” alınmamıştır.