Bir hakikat tasavvuru olarak sanat

 

Anadolu Öğrenci Birliği Sakarya Temsilciliği bir aydır devam ettirdiği Düşünce Akademisi seminerlerinin geçtiğimiz haftaki son dersinde sanat konusuna değindi. Araştırmacı-Yazar İsmail Doğu ile “bir hakikat tasviri olarak sanat” başlığı altında hayata bakış algısının sanat ve hakikat ilişkisini de şekillendirdiği üzerinde konuşuldu.

Continue reading

bizim ölülerimiz için de bir mezarlık

herr jeneral şiirinin türkçesine ufak bir katkı:

bay general bay general
ölülerimize bir mezarlık
görüyorum ki parmakların var
ölülerimizin de parmakları vardı

sabırsızdılar akşam olduğunda
bir gitarın telleri üstünde dans eder gibi
dolaşırlardı bir yârin göğsünde

bay general bay general
görüyorum ki gözlerin var
ölülerimizin de gözleri vardı
kirpikli ve kaşlıydı

kınalı kuzular gibi duvaklı
derin derin bakarlardı vadilere
ve sebepsiz ağlarlardı
unutulmuş bir şelale gibi

bay general bay general
bizim ölülerimiz için de bir mezarlık
biliyorum ki çağdaşsın sen
dolaşırsın yıldızların arkasını

dünyanın aynası senin ellerinde
bizim ölülerimiz için de bir mezarlık
ki dinsinler toprağın altında

Goristanek ji bo miriyên me…

Herr jeneral herr jeneral
Goristanek ji bo miriyên me
Ez dibînim ku tiliyên te hene
Tiliyên miriyên me jî hebûn
Bê tebat bûn dema êvarê silav dida
Wekî li ser têlên gîtarekê bireqisin
Digeriyan li ser sînga evînekê

Herr jeneral herr jeneral
Ez dibînim ku çavên te hene

Çavên miriyên me jî hebûn
Bi birû û bijang bûn
Wekî berxên ser bi xêlî
Kûr kûr li newalan dinihêrîn
Û bê sedem digiriyan
Wekî sûlaveka jibîrkirî

Herr jeneral herr jeneral
Goristanek ji bo miriyên me jî

Dizanim ku tu hevdem î
Digerî li pişt stêrkan
Ayîneya cîhanê di destê te de
Goristanek ji bo miriyên me jî
Ku bitebitin di binê axê de

Selim Temo’ya ait bir şiir…

Türkçe çevirisini sunan Alaattin Ayhan’a şükranlarımla…(eksik yönlerinin olabileceğini kabulle…)

Hey general hey general
Bizim ölülerimiz için bir mezarlık

Görüyorum ki parmakların var
Ölülerimizin de parmakları vardı
Akşam olurken sabırsızdılar
Bir gitarın tellerinin üzerinde dans eder gibi
Dolaşıyorlardı bir yârin kucağında

Hey general hey general
Görüyorum ki gözlerin var

Ölülerimizin de gözleri vardı
Kirpikli ve kaşlıydılar
Kuzular gibi duvaklı
Derin derin derelere bakıp
Ve sebepsiz ağlıyorlardı
Unutulmuş şelale gibi

Hey general hey general
Bizim ölülerimiz için de bir mezarlık

Biliyorum ki sen her zaman
Yıldızların ardında dolaşırsın
Dünyanın aynası senin ellerinde
Bizim ölülerimiz için de bir mezarlık
Ki toprağın altında rahatlasınlar…

yumurta deyip geçeydim…

küçüktüm. istanbul’un merkez bir yerinde ama orta sınıf mahallelerinden birinde geniş bahçeli müstakil bir evde geçti küçüklüğüm. annemin işten dönüşünü, ders zilinin çalışını, haftalık dizimin başlamasını falan beklemekle geçerdi günler. O zamanlar beklemeyi bilirdim, zûl gelmezdi. Oyun oynamanın o esrarengiz büyüsü, zaman nasıl geçer anlamazdım…

Bir gün abim elinde birkaç civciv ile çıkageldi pazardan. Çocuk masumiyetimizle biz üç kardeş, evimizin kömürlüğünde onlara derme çatma bir kulübe yapıp uzun süre baktık. Ellerimizle yakaladığımız sineklerle, topladığımız solucanlarla beslerdik onları. Her gün sırayla nöbet tutup bahçede gezdirir, kedi tehlikesinden endişe ederdik. Büyüdükleri zaman,  bize yumurta verdiler. İlk yumurtaları gördüğümüzdeki sevinci hala hatırlarım. İstanbul’un göbeğinde orta halli bir mahallede, çocukluğunun belli bir dönemini her sabah kümesten alınan taze yumurta yiyerek geçiren biri olmanın ayrıcalığını kaç kişi anlar ki… Yıllar sonra bugün eve alınan yumurtaları dolaba dizerken yumurtaların üzerindeki standart mühürlü etiketleri görünce içim burkuldu, yıllar öncesine gittim… Her biri buz gibi on beş adet yumurtayı dolaba dizdim usul usul…”basit” bir yumurta için ödenen bedelleri düşünmeye başladım…

anlar gibi oldum, herşey gibi onlar da tektip, tek düze, tatsız, yavan, yalan, sahte…

hey yumurtaya can veren Allah’ım…

kuştepe’de bir akşam üstü

Koşturmak bir alınyazısı sanki… Bildim bileli bir yerlere yetişmeye çalışırım ben. Bir sokağa girmem söylendi dümdüz aşağı inince camiyi geçince bla bla… “Ne karanlık yüzler var burada” dedim. Karmakarışık bir mahalle…Varoş semtlerinden biri kültür başkentinin.. Turistlerin gelmediği yerlerden işte hemen arkasında kuleler dikili, o kulelerin camından bakanlar ile hiçbir zaman o kulelerden bakamayacak olanların göz göze gelemediği bir yaşam alanı… Ama bu kabulleniş, asaletten yoksun, sütü bozuk, namert sesler tezahürü… Bir kadının tek başına korkusuzca yürüyemediği her yer böyledir, kirlenmiştir. Ya gökdelenler dikildikten sonra ya da önce bu mahalle iğfal edilmiştir. Karanlık yüzlerden sıyrılıp vakit namazı için tarif edilen camiye girdim. İnsan gözlerini kapayınca görmeyebiliyor da sözler öyle değil… duymak zorunda kaldıklarımdan arınmayı dileyerek çıktım camiden. Arkadaşı beklerken avluda, uzun kahverengi montlu, atkısı ve beresiyle dolanan ihtiyar bir amcayı izledim birkaç saniye. Yıllar öncesinin vazgeçilmezi olan yumurta topuklu ayakkabılarına da uzun uzun gülümsedim, dayanamadım laf attım ve başladık muhabbete. Eşi vefat etmiş, çocuklar pek bakmıyorlarmış, yalnız başına yaşıyormuş… Doğma büyüme Eyüplü, benim şimdi yaşadığım yerlerde onun çocukluğu geçmiş, anlatıyor anlatıyor… “Öğrenci misin” dedi, “evet” dedim. “Maşallah” dedi. “Elektirik, su falan napıyorsun amca ödeyebiliyor musun” diye sordum. Şükür, hemen oracıktaydı. Sonra sanki  sadece beklemek bulunduğum bu karanlık semtin beni boğduğunu anlamış gibi ama söylediğinin aklımdan hiçbir zaman çıkmayacağını bilmeyerek şunu söyledi: “ Şimdi her yerde elektirik var ama insanlar yine de mutsuz. Bizim zamanımızda dedi, mum vardı a gızım, gaz lambası vardı. Ammmaa içeri girdin miydi kadınlarımızın, kızlarımızın yüzleri aydınlatırdı odayı, senin gibiydiler…”

İnsan yüzünün aydınlattığı evlerimizi karanlıklar boğuyor şimdi… kalb kararınca göz sıcak bakamaz amca. Nur…içimize yağsa ya yeniden…

 

11 Aralık ’11/ Kuştepe, İstanbul

Papalagi

{Tasfiye Dergisi 35. sayıda yayınlandı. Devamı dergide…]

Bir yerli kabile şefinin yalın diliyle sosyolojinin kısa tarihi

Bir gemi, Güneydenizi açıklarında Polinezya isimli bir diyara doğru süzülürken ufuk çizgisinde bir delik belirdi.  Geminin neden olduğu bu deliğin içinden beyaz bir adam çıktı ve geminin yaklaştığı kara parçasına ayak bastı. Samoa köylüleri göğü delip geçen bu adamı karşılarında görünce şaşırdılar. O, kendi inandığı Tanrı’yı ve uzaklardaki uygarlığını bu yerli halka anlatmaya gelen Avrupalı bir misyonerdi. Samoa yerlileri göğü delen anlamında ona Papalagi dediler. Bir daha da hiç gitmedi.

Upolu adası sakinleri bu beyaz adamı çok sevdiler. Onun “aydınlanmış” halkının hikayelerini merakla ve büyülenerek dinlediler. Beyaz adamın köylerinde açtıkları okullarda okudular ve onun hep bahsettiği uygarlık ülkesinin gizemiyle yaşadılar. Ancak içlerinden Tuiavii isimli yerli biraz farklıydı. İlkel halklarda yaygın bir şekilde var olan ve onları Batı’dan ayıran en önemli özellik olan içsel güç onda çok belirgin bir şekilde vardı ve onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil doğal bir yalınlığa dayanıyordu.  İçindeki merak ve öğrenme duygusu ile bir gün, ansızın çıkıp gelen beyaz adamın ülkesine gitti. Halkının büyülendiğini ve büyük bir yanılgıya düştüklerini gördüğünde ise geri döndü adasına. Olan biteni, gördüğü bütün gerçekleri anlatmak için bir konuşma metni hazırladı. Yıllar sonra bu konuşma metni bir Avrupalı tarafından Avrupa’nın yüzüne vuruldu adeta. Yerli insanın beyaz adamı nasıl gördüğünün izahı Alman yazın tarihinde bir ilk’e neden olacaktı. Erich Scheurmann büyük bir iş başarmıştı doğrusu. Yerli Samoa köylüsü Tuiavii’nin gözüyle anlatılan Papalagi tüm Avrupa’da hızla yayıldı. “Kendimizi bir kez olsun eğitilmiş ve kültürlü insanlar olarak görmeyi bir kenara bırakalım” diyor Scheurmann kitabın giriş kısmında, “ Tuiavii’nin eğitim yüzünden sağlığını yitirmemiş ve henüz doğal duygularını koruyan hataya açık bu güneydeniz yerlisinin basit düşüncelerine ve bakış açısına kulak verelim. O bizim tanrılarımızı kendi ellerimizle yok edip yerine ölü tabular koyduğumuz dünyamızı tanımamıza yardım ediyor.”

Van’dan mektup var…

Muş Alparslan Üniversitesi Araştırma Görevlisi Adem Palabıyık’ın ne zaman yazacak diye beklediğim yazısı:

13 Kasım 2011 Yeni Şafak

Depremin yaraları daha yeni yeni sarılıyordu ki Van çok şiddetli bir sarsıntıyla tekrar eski haline geri döndü. Allah kimseye böylesine bir felaket yaşatmasın lakin insanın başına böyle bir şey geldiği zaman da yine sığınağı, en başta bu tür felaketi yaşatmamasını istediğiniz Allah’ınız oluyor. O zaman edeceğiniz dua değişiyor, Allah daha kötüsünden korusun…Biz burada yaşadığımız felaketin acısını sarmaya çalışırken, duyduklarımız ve gördüklerimiz bizi daha çok üzüyor. Türkiye’nin en ücra noktalarından biri olan ama Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vilayeti olan Van ile alakalı olarak söylenenler, insanlık onuruna sığmıyor. Çok kısa süre geçti ama siz değerli okuyuculara felaketin tam ortasında olan biri olarak bilgi vermek gerektiği için yazmak istediklerimi bir bir kategorilendireceğim. Sosyolog olduğum için böylesine bir metot izlememi umarım hoş görürsünüz.

Continue reading

Batı-dışı çok kültürlülük örneği: Mardin

Ayşenur Bulut / TIMETURK


7-9 Ekim tarihlerinde Mardin Artuklu Üniversitesi’nce düzenlenen ve 10 ülkeden 100’e yakın tebliğcinin yer aldığı Keşf-i Kadim Uluslararası Midyat Sempozyumu’na iştirak etmek üzere Mardin’deydim.Türkçe, Kürtçe, Arapça, İngilizce, Süryanice ve Farsça dillerinde sunulan tebliğleri dinlemek ve başta dil ve azınlıklar meselesi gibi pek çok konuyu tartışmak imkânını Mardin’deki bu toplantı kadar başka bir şey veremezdi sanırım. Çok kültürlülüğün ve demokratik hakların çokça konuşulduğu günümüz dünyasında Mardin’in durduğu yer bir hayli farklılık arz ediyor çünkü. Resmi ideolojinin tahakkümünün ve kendisi gibi olmayanın tasfiye edildiği bir modernleşme sürecinin acı yarasıdır Mardin. Bu topraklara çok büyük haksızlık etmiş resmi söyleme ve bir de küreselleşmeye karşı duran bir şehirdir Mardin. Halen hayatta olan farklıklar, kaybolmaya yüz tutan farklılıkların elinden tutmaya çalışıyor bu şehirde. Küreselleşmeyle birlikte her şeyin tek tip bir modele dönüştüğü ve sıradanlaştığı zamanlarda yerel olanı korumak zorunluluğumuz ve yerelin yerel kalma talebini savunmamız her geçen gün artıyor.

Continue reading

Bir modern zaman sıkıntısı

Mardin’deyim…

Usta’dan bir çay rica edip çay bahçesinin en güzel yerine oturdum. Herkesin kendi havasında olduğu bu mekanda bir yabancının varlığını pek önemsememişlerdir diye düşündüm. Bir de ben kendimi yabancı hissetmiyordum ki… Geçen akşam badem şekeri aldığımız yerden yine şeker alıp sakin adımlarla yürüdüğüm sokağın sonunda kendime çay ısmarladım. Yabancısı olduğum ne şehirdi ne de bu insanlar… Kalem tutmaya korkan elime yabancıydım, oysa bütün cümleler çok hızlı ve itaatkar bir şekilde zihnimdeki yerlerini alıyordu, oradan mezopotamyaya ovasına akıyordu. Karşı ışıklar Suriye’ymiş… Yazmaktan niye bu kadar uzaklaştım. Bunu hem İstanbul’da hem Sakarya’da hem de Mardin’de düşünmek zorunda mıyım ben? Gittiğim her yere kendimi götürmek zorunda mıyım, dönerken aynı kalmıyorken…

Continue reading

bir varmış bir yokmuş

Bu yazıyı öylesine karalayıp kaydetmiştim, uzun süre uğramadığım mekanıma girip bir ara yayınlanırım niyetiyle. Karaladıklarımın beni derin bir hayrete bırakacağını nereden bilebilirdim?

O gece bilgisayarımı kapatıp namaz kıldıktan sonra başımı yastığıma koyduğumda gelen telefondan ürperdim. Bu saatte gelen telefondan pek iyi haberler duyulmazdı çünkü. Sadece varlığıyla bile sevincimiz ve bereketimiz olan anneannem vefat etmişti: “ayaklarını bağladınız mı!”

Sonrası tahmin edilen feryat, üzüntü ve yola düşüş hikayesi. İstikamet: Kastamonu Hanönü mezarlığı…

Continue reading